Irak’ın Bir Hapishanesinde Geçirdiğim 40 Gün

Kaldığımız hücre 13 x 5 metreydi ve içinde 100 adam vardı. tutuklulardan biri “cehenneme hoşgeldin” diye fısıldadı.

Arkadaşım Rae ve ben Suriye’den Irak’a geçmeye calıstığımızda Ağustos ayının biri ve sabaha doğru saat 1’di. Sınırın 90 metreden daha az bir mesafede olduğunu görebiliyorduk,  karanlıkta çömelip bizi sınırdan geçirecek Kürtlerin koşun işaretini bekledik. Sonra bir bağrışma duyuldu. Aniden, etrafımız sınırı koruyan Irak’lı Pesmergelerce cevrildi, bize bağırıp yere yatmamızı söylediler.

Rae, Kuzey Galler’den bir demiryolu çalısanı, ben Preston’lu bir özel güvenlik görevlisiyim. İkimiz de sosyalizme gönül vermis insanlarız. Kürtlerin Kuzey Suriye’de (Rojava) sosyalist ve feminist devrimini inşaa ettiğiyle ilgili haberleri okuduktan sonra destek vermek istedik, paramızı biriktirip Kuzey Irak’ın Süleymaniye şehrine uçak biletimizi kestik. Bizi Irak Kürdistan’indan Rojava’ya geçirtecek adamları bulana dek orda dokuz gün geçirdik. Legal yollardan Rojava’ya geçme seçeneği yoktu, çünkü Irak Kurdistan yönetimi Rojava devrimine zarar vermek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Askerler (Peşmerge) bize “ISID’çisiniz” ve ”ISID’i yok edeceğiz” diye bağırıp durdular. Gözlerimizi bağlayıp, kafamıza silah dayadılar ve orda infaz edileceğimizi soylediler. Dehşete düştüm. Kimse nerde olduğumuzu bilmiyordu. Gözlerimi kapadım ve bekledim. Fakat ateş etmediler. Onun yerine bizi Erbil Genel Güvenlik Müdürlüğü’ne götürdüler, burası Irak Kürdistan başkentinin ABD yapımı kocaman, ışıldayan bir cezaeviydi.

Hücremiz 5m x 13m ve içerde 100 adam vardı. Tutuklular arasında uyuşturucu madde tacirlerinden, Rojava Kürtlerinin Halk Savunma Birlikleri (YPG) saflarında ISID’e karşı savaşmış batılı savaşçılara varan tutuklu vardı. Hücrenin içinde yürürken içimi korku ve adrenalinle karışık bir duygu sardı. Fakat orda bulunan Brezilyalı, Hispanik ve Fransiz adamlar gelip şayet biz batılılar birlikte hareket edersek iyi olacağını söylediler. Brezilyalı adam bize “Cehenneme hoşgeldiniz“ diye fısıldadı.

Ne kadar tutulacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yoktu. Geceleri uyumak için tek yol sardunya balıkları gibi sırt sırta verip uzanmaktı. Gardiyanlar ışıkları hiç kapatmadılar. Çok sadistlerdi, öyle ki duydukları en ufak bir gülüşmeyi bile dayakla cezalandırıyorlardı. İnanılması güç ama ben ve Rae’i rahat bıraktılar. Sonradan öğrendik ki görevlilere savaşçı olmayıp, devrimci olduğumuz için bize iyi davranmaları söylenmiş. Diğerleri çok şanslı değildi.

Yapılan infaz şakası bizi çok kötü korkutmuştu öyle ki gördüklerimiz karşısında artık birşey hissetmiyorduk. Fakat, devamlı ışık altında kalma, dövülme korkusu ve can sıkıntısı sanırım bazılarını delirtti. Biz ordayken tutuklulardan üçü intihara teşebbüs etti. Hücrede yapılacak şey çok azdı ondan dolayı yerlere paspas çekmek için birbirleriyle kavga ediyorlardı. İyi tarafından bakıldığında, hücre herzaman tertemiz kalacak demekti. Yiyecekler iyiydi – ekmek, yoğurt, keçi veya tavuk eti yanına pilav yada haşlanmış patates – ama bir tabak patates kızartması ve gravy sosu için neler vermezdik ki…

Orda insanlığa dair bir şeyler de vardı, örneğin 70 yaşındaki eski bir mücahit olan Sarhan’dan satranç öğrenmek, yada Billy Bragg şarkılarını devrimci Kürtlere öğretmek gibi, ki özellikle “Power In A Union” parçasını sevdiler. Batılı tutsaklar 21. yaş günüm için küçük bir pastayı hücreye sokabilmişlerdi. Ilk defa Rae’dan başka birilerinin de beni düşündüğünü hissettim. Orada ISID üyeleri de vardı, örneğin Almanya’dan 25 yaşındaki Deniz gibi; 50 Cent hayranı ve Islama geçmeden önce Frankfurt’ta spor salonu işletiyordu.

İlk başlarda ne ailelerimizin ne de Britanya hükümetinin nerede olduğumuz hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Acaba buradan kurtulabilecek miyiz diye merak etmeye başladık. Gardiyanlar bize 40 günde yalnızca iki kez beş dakikalık telefonla görüşme hakkı tanıdılar. Ezbere bildiğimiz tek bir numarayı aradık: Rea’nın annesi. Erbil’deki Britanya konsolosluğunu arayıp salıverilmemizi sağlayarak muhteşem bir iş başardı.

 10 Eylül günü Başkonsolos bizi almaya geldi. ”Gidin 340 dolarlık vize cezasını ödeyin, bir sonraki uçakla evinize dönün ve geri dönmeyin” dedi. Çok mutluyduk. Heathrow havaalanına 3 gün sonra indik ve dosdoğru balık & patates kızartması (Fish & Chips) yemeye gittik.

Bazen sabahları kalktığımda halen hapiste olduğum hissine kapılıyorum. Devrimci Kürtleri ve YPG’nin batılı savaşçılarını hatırlıyorum, ki onlar olmadan bu zorlu deneyimi yaşayacağımızdan emin değilim. Çoğunun halen orda olduğundan eminim. Suriye’ye girme çabamdan değil, yakalandığımdan dolayı pişmanım. Edindiğim deneyim benim zihnen düşündüğümden daha fazla güçlü olduğumu öğretti, ve dedim ki; şayet bunu aşabildiysem, herşeyi aşabilirim.

crd

Bu makale 3 Kasım 2017 tarihinde Robert Daw tarafından The Guardian Gazetesinde yayınlanmıştır.

Makalenin orjinaline buradan erişebilirsiniz: https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2017/nov/03/experience-iraqi-kurdistan-prison

Türkçeye çeviri:  @curdistani

 

Advertisements

Comment / Şirove / Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Create a free website or blog at WordPress.com.

Up ↑

%d bloggers like this: